huzursuzkuş'kular

1.5M ratings
277k ratings

See, that’s what the app is perfect for.

Sounds perfect Wahhhh, I don’t wanna

TANIŞMA

hayır bayım,

dünya bütün iştahıyla sönmeye devam ediyor. hiç var olmamış bir şimdiki zamanda her an kaybolduğumdan korkuyorum. güneşi görememekten yorgunum. madem ki mümkün değil başka türlüsü bugün mahkum değilim artık mutluluğa. yasak değil mutsuzluk bana. cebimde ıslanmış dün hayalleri, pabucumu taşa vura vura ağlamak serbest bugün bana. verin elinizi bayım, verin de anlatayım.

öyle renksiz ki içim, düşlerimi anlatsam uykunuz gelir. hayalim yoktur. perilere inanmam. hiç bir şeye inanmam. inanmamak hakkında yazmak kadar sıkıcı bir şey olamaz demiştim bir defasında.  nerede kimlerdi onlar karanlıkta göremiyorum şimdi. bütün öykülerimi çöpe atamıyorum. sıkıcı biriyim. Keyifsiz. eğlenmekten anlamam. varsa yoksa didişmek. hayatım onla bunla didişmek, onla şunla sevişmek üstüne kurgulanmış yapay bir zeka. Çocukken bile mahkummuş, çocukken bile alık. Dayanamazlarmış sofrada sessizliğime. Böyle de çocuk mu olur  diye fırlatmışlar bir keresinde. Düşmüşüm de kalkmışım, güçlü olmayı yeter sanmışım. Mutluluğu bilmiyormuşum. kalem sever, kitap sever, ezberden şiir düzer, bir kopyacı hatun. Hep aynı kıyafetleri seçer. Yersiz ve yurtsuz. Kurtlu ve  geçkin. kendi sözlerini duymayan, konuşmaktan hoşlanmayan. Yalan. Bütün bunlar yalan. Yalnızca yazamamaktan muzdarip bir genç kadın hayaleti. Uzaktan izlerim kendisini şuan odasında yarı çıplak mırıldanır her ne yazıyorsa. Sesi git gide silikleşir. korkular yapışır boğazına. bilir ki delidir. bilmez ki nedir. Sordukça düğümlenir, tek düze bir kişiliktir. Kendini alabildiğine küçümser. Kendine aşıktır. Border line. Demediler. Henüz kimse net bir şey söylemedi. Fırsat vermedim onlara. Kapılarına gitmedim deli demesinler diye bana.

özgürlük mecburiyet midir sorusunun cevabını arıyorum. esareti arzuluyorsa sefil ruhum, özgürlüğü nerede aramalı? benim kurtuluşum yazmakla gelecek. yuvarlana yuvarlana ineceğim gönlümün dağından. apar topar olmayacak. ittire kaktıra, ısrarla, yapışkan bir arzuyla devam edeceğim eteklerimden akmaya.

benim kurtuluşum benden kurtulmakta. biri yoluyla değil. kurbanlık koyun gibi uzatmayacağım bacaklarımı tanımadıklarıma. çözüm kendimi öldürmekse de, öldürülmesine göz yummacağım kendimin. hayır, şimdilik sonuna kadar devam edeceğim bu sayfaya. ama uçabilmek için biraz daha uzaklara, kurtulmalıyım beni bana bağlayan köklerimden. o kökler ki çoktan kurudular içimde, zehirlendiler atık sularıyla beslenmekten veremli bir şehrin.

veremli bu şehir. insanı yobaz. her yer gibi sanki ama değil. buralı olan insanlar var. buralılara alışanlar ve buralılaşanlar. biz bir bütün halinde, nefret ediyoruz kendimizden. bu kalabalık da nereden çıktı şimdi? geldiğimin ilk günleri buraya, her gün yıkardım saçlarımı. havasında bir şeyler var buranın derdim, saçıma yapışan. yakınındaydım her an gölgemin. gölgemin peşinde dolanan bir asalak gibi sürükledim kendimi o yıllarda. ona buna yama ettim, tutmadı mayamız, ben ekşidim, o devam etti. onlar buralıydı, buraya ait. bense evimi bile bulamazdım rüyalarımda.

dün buldum. dün bir oda buldum tertemiz örtülü, büyükçe bir yatak. uzanmadım. iç geçirdim, evdeki kalabalığa içlendim. nereden de doluyorsunuz böyle zihnime? nereden buyur ettim sizi rüyalarıma? onlar adımı bilmez, onlar buralı. alışkınlar, gün görmüş, ezberlemişler. bilirler oyunları ve çözmüşler gizemi. burada, utananlar tutunamaz hayata. önce arsız olacaksın, sonra az biraz oyuncu. biraz fingirdek, biraz hafife alacaksın onları. ciddiye alınmaya gelemezler. öyle iyilikleri de pek sevmezler, kirli bir tebessümle seyrederler tozlu gökyüzünü. inanmazlar başkasına, mutlaka bir bit yeniği bulacaklar. bulurlar, üstlerine yoktur gizleri çözmekte. onlar haklıdırlar, sesleri gür, inançları tam. sarsılmaz bir imanla bağlılar hayatlarına. sarsılmaz onlar. şaşırmaz, yanılmaz ve öyle çok da kolay kırılmaz onlar. önceden çizilmiştir yolları, amaçları, hedefleri, planları, fikirleri, projeleri, teorileri ve işte bütün diğer her şeyleri. onlar birer iş adamı. bense otuz yaşında bir kız çocuğu. varsın olsun. varsın ya yeter. ölmedim daha nasılsa.

gitmedim onlara. buldular beni. ölüm haberlerimin hemen ardından bulundu bazı yapıtlarım ve hak verildi bana. tembelliğime kızan iyi yürekli insanlar oldu. öldüğüme sevinen bazı cingöz yayıncılar ve eş dost akrabalar oldu. utanmalarına gerek kalmadı benden ve böyle özgürleşti günahkar ruhları. cennetime konuk oldu hepsi böylece. cennetimden kovulanlar oldu. yani sizler. yani boyalı saçlarınız ve parfüm kokan kıravatlarınız. bayım ve sevgili hanımlarım. sizlerden sonra bir daha kendime gelemedim. beni kendinize benzettiniz diye nefret ettim sizden. size benzeyemeyen kendimden nefret ettim diye nefret ettiniz benden. nefretiniz nefret doğurdu içimde ve bugün, böylece, mide bulantısının en üst noktaya eriştiği bu nöbet anında, kusacağım yüzünüze. hem de hiç çatmadan kaşlarımı. alabildiğine severek sizi ve affederek. kovarak affettim sizi. cennetimde bana yer kalmayacaktı. öldürüp kendimi, cennetime gönderdim. sizden yakamı ancak böyle kurtarabildim. düşlerim ancak böylece gerçek, ancak böylesine gerçek olabilirdi. düşlerimin peşinde ölü bir bedende canlı bir ruh olarak can buldum, kan oldum, damar oldum aktım ve uzandım kendime. yarığımın içinde ben kendimi öldürmesem, ben bir an önce ölmesem, mutlaka ki öldürürdünüz beni, öldürürdünüz fırsatını bulsanız. mutlaka ki acırdı canım. kul dedikçe size, kendi kulluğumu unuttum. tanrıyım sandım. köle ve tutsaktım. affedersiniz bayım. sizi kandırdım. bugün kendimi ben öldürdüm. bugün kendimi öldürdüm. bir otel odasında, cebinde bozuk bir iki kelime. üstü kalsın ilaç adlarının ve üzerimde kapanmayan borçları adaklarımın. bir canın bedeli başka bir can katli. bu bir intihar girişimi. ölümüm hemen öncesi. bir an meselesi. tek hece.

abisi, dedesi ve tanıdığı bütün erkekleri! vebalim olsun üzerinize. katledin kendinizi. vebalim olsun. boynunuzun borcu, kalkmayın altından. katledin kendinizi dipsiz kuyularda. bu bir beddua. dua değil.

ölümden daha çok korktuğum bir şey varsa o da deli bir ihtiyar olarak bulmak kendimi ıssız bir odada, tek başıma. yaşım kırkı geçmiş. hiç çocuğum olmayacakmış. saçlarım yağlı bir beyaza karışmış. oram buram kırışmış. eğer kendimden kurtulmazsam, delirtecek bu deli kadın beni, delirtecek bu deli kadın beni diye diye. delirir insan, delirmemek için yaşarsa, normal denilen bu ucubelerin arasında. ben bir seçim yapmalıydım, karanlık tarafa geçerek şöyle bir bakmalıydım. içimdeki şefkati öldürmeli ve yeniden doğmalıydım. kendimi çok uzak, başka bir yerde bulmalıydım. beni delirten bu kadını bugün öldürmemeye karar verdim. bugün ona şöyle ağzım acıyana, karnım ağrıyana kadar güleceğim. vicdanım sızlamadan ve yüreğim üşümeden. tüylerimi aldırdım, ürperemeyecekler. acımayacağım ve üzülmeyeceğim kendim adına. o delirmezse, ben delireceğim. buralı olmak budur. az az ikimiz de delirmeyecek, birbirimize sırt vermeyeceğiz. ya o gidecek ya ben. hayır, bu bir kovboy filmi değil. sıradan yaşantılarımız bunlar bizim. kör olasıca hırslarımızdan eriyen gözlerimiz, duymuyoruz bedduaları, bilmiyoruz dualarımız cevapsız, kapılar duvar, kalpler sağır. o kalpler ki her birinde, ufak tefek izlerimi görürüm ben, üzülürüm, acır, sever, ağlarım onlarla. olanlar olur o zaman, kavgalar ve iftiralar. ne tuhaf bir kalabalık burası? neden çoğalamaz üç kişi bir arada? bunlar gereksiz sorular. yuvarlanma sırası şimdi ve salıverme içimdeki ejderi.

gizli bir depoda rastladım ona ilk defa. gün doğumuna dek fillerle koşturduğum bir gecenin sonunda, artık yorgun düşünce insan bacaklarım, bırakıp peşlerini, kendimi harabe bir depoya atmamla başladı hikaye. o sıralarda, henüz yeni öldürülmüştü genç kızlık onurum, çok sevdiğim bir adam tarafından hunharca. öfkesi sönünce ayaklanmış, yaşananları çabuk atlatmış, otobüse atlamış, evimde uykuya yatmıştım. ertesi sabaha içimde uyuyan ejderhayı uyandırarak kavuştum soluk soluğa. her şey gün doğumu kızılına bulanmıştı. o yüksek binaya girdiğimizde biri daha vardı yanımda, onu bir daha görmedim. yıllardır orada unutulmuş kadar kirlenmişti üzerine örtülen beyaz örtüler. birer birer kaldırdım örtülerini hayvanın. ayakları zincirliydi. zincirlerini okşadım, bilerek uykuda olduğumu. kanatları kırmızı, dişleri keskin ama gözleri bir bebek gibi iri heyecandan, tertemiz burun delikleri. gördüm onu ve uçurdum havaya, tavanı yıkık harabeden, uçuşunu izledim, filler çoktan uzanmıştı ormana, uyandım o anda, tam güneş doğacaktı sağımdan. bu rüyadan kimseye bahsetmedim. büyük sırrım bu benim. hatırladım kendimi. o günden sonra bir daha kendim için hiç göz yaşı dökmedim. ölenler oldu, onlara dua ettim. bol bol dua ettim o günden sonra. kapısız dualarıma, kapılarımı açtım sonuna kadar, böylece dokunmaya başladım kalbime. ısındı içim. dolambaçlı yollarımdan efsunlu kelimeler döküldü, bilmediğim bir dilde okşadım kendimi ve geçeceğine inandırdım. geçeceğine ve sevileceğime. başka bir çıkış arıyordum, ille de çıkmalıyım sanıyordum. oysa yalnızca yuvarlanacağım bugün olduğum yerde.

olduğum yer bekleme odası soğukluğunda ve karanlık şimdi. söndürdüm ışıkları. renksiz duvarın çatlaklarından sızan rüzgarın tiz ıslığı tırmalıyor bazı geceler kulaklarımı. hayır, bu silah patlamayacak. bütün silahları kaldırdım, bir rafa sıraladım. teker teker tozları alınacak. şeytan doldurmayacak hiç birini. kimi ishal olmuş gibisin diyor bunun adına. yuvarlanacağım. ishal olduğum halde durmayacağım. tiksinerek, öğürerek, sıçmaya devam edeceğim. üstüm başım kirlenecek, ne var ne yoksa dökeceğim ortalığa.

sahip olduğum kitapları görmüştü odama girdiğinde. uyku sersemi gülümsedim çıplak bacaklarına yatağımın baş ucunda. okumadım dedim onları, satın aldım yalnızca. bu adam, daha önce defalarca dudaklarıma değen adı ama hiç anmadığım yalnız kaldığım bu karanlık anlarda. bu adamın hatırasını selamlıyorum bugün burada. o adamla, o gece yarısı, taksimin orta yerinde tanışmamış olsaydık eğer, diye sorarken buluyorum kendimi, boş boş oturduğum akşamlarda. hiç tanışmamış olsaydık eğer? ya hiç gitmemiş olsaydı bay k. sorgu memurlarının odasına? nasıl anlaşılırdı, anlaşılmazlığın uyuşturucu tadı. nasıl uyanırdım sabahları hiç sormamış olsaydı adımı bana? kimi özlüyordum şimdi mum ışığının altında, neydi içimdeki derin sızı? bir kitap alıp elime okumaya başlıyorum. bazen sanıyorum ki gizli ajanlar kayıt altına tutmuş zihnimden geçenleri. ama sahiden inanıyorum buna, korkmaya başlıyorum, günlüklerimi mi okudu yoksa evdeki diğer kişi? gülemiyorum görünce nasıl devleştiğini gölgemin. gülemiyorum. ışığı kısmam gerek ki küçülsün gerçek sandığım hayaletim. ışıklar açık kalsın. uyku girmez gözüme karanlıkta. karanlıkta uyuyamayan diğer kardeşler cezalandırılır müsade etmezlerse bana. sabah olunca hıncı benden çıkar nasılsa. nasıl bir yol bulmalı? ya hiç gelmeseydim bu hayata. annem yine saçlarını kestirir miydi kısacık henüz otuz yaşında? nasıl da yaşlandı çocukluğumuzda.

gizlerle dolu geçmişim ezici yükü altında, kendimi parçalarcasına göz yaşı dökmek arzusuyla kuduruyorum, kudurduğum yerde, tam burada işte, şimdi, ama ağlamıyorum. öyle çok ezber yaptım ki bunları, böyle olmak zorunda değildi, suçlusu kimdi, sendin dediğim için suçsuz birine, inandırdığım için onu kendime, bendim belki en suçlusu. suçlunun keşfi acıyı geçirebilir mi? ama beni bu hale kim getirdi? amansız tokatlar mı yoksa karanlıkta kilitli kalmak mı cezalandırıldığım anlarda. geçmişte kaldı bunlar. şimdi ben bile isteye kilitliyorum bazen kendimi, hakettiğim zamanlarda. bana kendimi cezalandırmam gerektiğini kim, neden öğretmiş olabilir ki?

bir de ötekiler var. geçmişin tozunu almak zorunda kalmayanlar. onlar hep temiz, elleri kirlenmemiş, zihinleri açık. zengin ve eğitimli bir avuç insanın arasında günlerini geçirmiş, hayatı onlarla birlikte öğrenen, ince ruhlu genç kadınlar var aramızda. yaşlı başlı adamları kendilerine aşık eden ve üstelik hiç bir şey olmamış gibi sevişmeye devam eden başkalarıyla. onlar hiç dayak yememiştir babalarından. onlar yutkunmamıştır haksızlık karşısında. onlar hürriyet aşkıyla tutuşan, akıllı kadınlar. lise çağlarında filozoflarla tanışan, var oluşlarını sorgulayan, dolmuş kavgasına tanık olmayan, trafikte sıkışmayan, acelesiz yaşayan, yaşamaktan zevk alan. onlar sevmek ve sevilmek için yaratılmış güzellikler allah tarafından. aynı allah, annemi cezalandırmak zorunda, cezalandırıldığı için annesi allah tarafından. aynı allah affederken herkesin günahını, affetmedi diye benimkini, affetmeyi öğrenmek zorundayım ben kendimi. affetmeyi öğrenmek zorundayım bana işkence edenleri. affetmek zorundayım, çünkü onların bir suçu yok bu oyunda. onlar ekmeğinin kavgasında. onlar gencecik yaşında, çoluk çocuğa karışan, henüz tek bir bilet almamış kendi adına herhangi bir temsili oyundan. içlenmeden edemem. kaptırmamalı yazar kişisi kendini, yazdıklarına. odaklanmalı her ne anlatacaksa. yazar kişisi burada, bütün günahsızları aklamak için günahlarıyla birlikte yakmaya karar verdi kendini ve tutuşturdu saçlarını göz yaşlarıyla. hıçkırarak zıpladı ve kendini pencereden fırlattı. müthiş bir kalabalık toplanmıştı, nefesler tutulmuş, bahisler yatmıştı. atlayacağına kimse inanmamıştı. atladığında şaşkınlıkla büyüdü gözleri, kendine şaşırmıştı. zemine düştü, öldüğünü anlamadan. en kısa andır o düştüğün an betona. henüz on yedi yaşımda tanıştım bu hikayeyle.

geldiğim şehirde on altı yaşında bir genç kız attı kendini evinin penceresinden, bir gece yarısı. kiremitler kırıldılar acıyla  düştüğü ahırın çatısında. annesi uyandı uykusundan. kocası fırladı yatağından. abisi odasından duydu kopan çığlığı. bir anda anladı. kanlar içinde yüzünü yıkadılar genç kızın gömülmeden önce toprağa. otopsiyi, açık saçık fıkralar anlatmayı seven bazı adamlar yaptılar. biri ötekine göz kırptılar. yine de raporlarında ağdalı bir dil kullandılar. polisler tercüme etti olanları. kızları hamileydi. bu kızın günahını yazın benim hesabıma. “can yerine can bulsun onun canı azat olsun.” dese allah taala, verir miyim canımı? o kadar değil. sevgi dolu değil içim. hiç kedi yavrusu beslemedim. kedileri oldum olası sevmedim. korkuyorum onlardan. genetik bir hastalık bu bizdeki.

arabesk bir tarafım olduğu doğrudur. yaşananları kucaklamak yerine, kusan; kustuklarını temizlemek yerine, yalayan; sonsuz döngüler içinde kaybolan bir zavallı uyanıyor böylece uzandığı pislik yuvasından. insan kendine neden bunu yapar? bazen zevk verebilir acılar. öyle romantik değil. kustururcasına kendini, iğrenmelisin varlığından. iğrenmelisin ki sevebilesin. sevmeyi bilmeyenlerin acı kaderi. her şeyi bir yerlere mal etmeli. biraz alıştırmalı buna insan kendini, temiz bir dünya değil burası. bağışıklık kazanmalı, sınırları zorlamalı, bazen kendini bile unutmalı insan. ama ben bunu anlamakta güçlük çekiyorum. kendimi unuttuğum yerde kayboluyorum. kaybolduğum yerde boğulmaya başlıyorum. öyle anlarda dönüp şöyle bir bakıyorum ve utancımdan ölmek istiyorum. yerlerde sürünürken içler acısı zavallılığım, göz kırpıyor bana düştüğü yerden pişkince, daha fazlasını isteyen arsızlar gibi, zevkten delirmiş bir azman gibi kıvranıyor acılar içinde. utancımdan yüzümü çamura buluyorum. daha çok kir, daha çok giz, daha çok utanç, katman katman çoğalırken, uzaklaşıyorum kendimden, kendimi aradığım yerden. bu noktada belki bir iki güzel söz gerekirdi, şimdi aklıma gelmeyen. ama toparlanmayan kelimeler halinde yoluma devam edeceğim. çölde karşılaştığım şu susuz kadını yad edeceğim.

Öyküme başlıyorum. Bu adamla bir gece taksimin ortasında usulsüzce tanıştık. Adabı muaşerete uymadık.Bir takım yasakları çiğnedik. Tükürdük. Tükürdü adam. Kustum. Güldüm. Bir yerden sonra eğlenmeye başladım. Biraz daha uzaktayım kendime ve biraz daha gevşek sanki bağlarım. Yogaya başlamıştım. Dengeli ve güçlü bir ağaç sanacaktım kendimi. Toprağa kök salalım diyorduk sınıfça. Erenlerden. Erenlere tabiyiz bu akşam.

dans eder gibi, yaşar gibi, sevişir gibi, düşünmeden, kurgulamadan ve bir daha tartmadan. şimdilik ya da her zaman doğaçlama, rastlantısal, olağan, geldiği gibi; akışa, suya, debiye, güne, mevsime, güneşe, tabiata, engebeye, taşına, çakılına göre; tartmadan, tartışmadan, sormadan, sıyırmadan bırak. kendini yere bırak. aksın yüzünden kirli sular, parmaklarını toprağa geçir, tırnaklarına çamur dolsun, saçların çamur olsun. bırak. taşısın seni dünya, gömül gömülebildiğin kadar. yayıl, uza ve boşal. bugün böyle, bugün buradasın, sıkıyor ve bırakıyorsun, neler olacağını bilmiyor, beklemiyorsun. şimdisin, şimdidesin, boşluksun, buradasın, an’ın en saydamı, en kıvrak yerisin. ağırsın. ağır bir kayasın. bir kaya kadar gevşedin. yükünü toprağa verdin. sırtını yasladın, bıraktıkça hafifliyorsun, yayıl ve bırak. taşıma bedenini, varlığını duymaz oluyorsun, yer çekimi yok. süzül şimdi ve uzaklaş. zaman doluyor damarlarından ve boşalıyor parmaklarının ucundan. zaman ve sen. her nefeste, yoğrulup, devinip, bereketinle örtüyorsun kendini, kendine kapanıyorsun. yoğrulan zamanı örtüyorsun üzerine bir tülbent gibi, hayalet bir anı gibi, bir perde, bir sis, bir toprak, bir deli an gibi. zamanı çekip vücuduna dolduruyorsun, içine hapsediyorsun, kendine hapsoluyor, kendine doluyorsun. nefes almıyor ve vermiyorsun. demleniyorsun. kabarsın, girilmedik yerlere varsın, açılmadık kapılara çarpsın, değsin, dokunsun, biraz dolansın, kıvrılsın, uzasın, büzüşsün, biriksin, vakitsiz, telaşsız, yüzünde ılık bir bahar, içinde tel tel uzayan kıvırcık bir zaman. başka bir şey yok. elim kolum yok benim. kelimelerim yok, sözcüklerim, cümlelerim, ağıtlarım yok benim. yok benim yakarışım. öykülerim yetersiz, acılarım anlamsız. kör bir öfke uyanmakta damarlarımda, söküp atacak gücüm yok benim. kimim kimsem yok benim. başka biri olmam mümkün değil. kaçacak yerim yok benim. kendime açacak kucağım yok benim. kendimden sıyrılacak aklım yok benim. başka biri olmam mümkün değil. geçmişten kurtulamam, üzerime örtünemem, karanlıktan kaçamam, bir yolunu bulmam imkansız. geç kalındı. hayır, geç değil ama hiç varılmadı. hiç bir zaman çıkış olmadı. yükselişim rüyalarda. gerçekle sahici bir bağım yok benim. dizlerimde güç yok benim. kavrayışım yetersiz, azıcık aşım yok benim. elim kolum yok benim. dert ortağı sazım yok benim. tek sırdaşım yok benim. gönlümü hoş tutan yoldaşım yok benim. hoş sohbetim yok benim. dedikodum yok benim. gülünç öykülerim yok benim. kadrolaşmış tanıdıklarım, ekmeğimin garantisi yok benim. güzel anılarım, tatlı sevdalarım yok benim. pişmanlıklarım var benim. öfkelerim, nöbetlerim, söyleyemediklerim, kelimelerle ifade edemediklerim, okudukça gördüklerim, görmekten nefret ettiklerim… kendimi kabul etmem imkansız. olabileceğim tek yerde mutluluk yok benim. yetersizim ben. eksik. ve topal. ve bir bağımlı. körü körüne bir aşık. ama aşkımın ilacı yok benim. romantik bir tarafım yok benim. neyim var benim? keçilerim var oynattığım. anılarım var sattığım. nefretim var sustuğum. öykülerim var bitmeden, gömdüğüm. tanıdığım var saklandığım. nefesim var aldığım. nefesim var verdiğim.

Evde yalnızdık. Kimseler yoktu kapıyı çalacak. İlk misafirimle o gece tanıştık. Görülmemiştik. Rahattık. Seni sevsem şimdi suç mu?

Ben Aslı’ya aşığım diyor, umarım yalan değildir yoksa üzülürüm. Aslı kim tanımıyorum. Hayata yeni başlamış taze bir kız çocuğu diyor bir defasında.  İlk anlattığında “ben bu defalık bir başkasıyla mı sevişsem” diyen bohem bir kadındı oysa. Köpeğini gezdirmeye çıkaran bir adamı pervasızca kendine aşık eden gizemli bir kadındı. Aslı’ydı o . adamın aşık olduğu kadın. Adam bu kadına aşıkken, yani kadın işe gittiğinde evde kalıp bulaşıkları yıkarken, akşam sevgilisiyle sohbet etmek için güzel resimler biriktirirken,  evin köpeğiyle uzun yürüyüşlere çıkarken, karanlık yerlerde karanlık sevişmelere düşerken ben burada oturuyordum. O zaman da burada oturuyordum. Kimselere yemek pişirmiyordum, sabahları kimseyi uğurlamıyordum, saatin önemi yoktu, hiç bir şeyin sırası yoktu, yalnızdım. sevişmiyordum, kendime dokunarak bile avunmuyordum, arzulamıyor ve istemiyordum. N’apıyordum? Hiç bir şey. Belki bazı planlarım vardı. Bir çoğu ötekilere dair. Şimdi var olmayan bütün ötekilere dair ufak hesaplarla oyalıyordum kendimi. Yorgun düşüp erkenden uyuyordum. Mutsuz olmayı bir hak, mutsuzluğu geçerli bir mazeret bellemiştim. Kimselere yüz vermiyordum. Kimselerden ses duymuyordum. Kimsesizlikten boğuluyordum. Sevdiklerimi mutsuzluğumla kahredesim vardı. Her gece birilerine ağlayasım geliyordu. Sebebini sorduklarında söyleyecek bir şey bulamayışıma ağlıyordum. Bunu hakediyordum. Böyle geçiyordu vaktim. Epey vakit kaybetmiştim.

Şimdi bu adamı tanıyorum. Mutfağından geçtim ve tabi yatağından. Yatağının kirli sularına bulandım. Dağınıklıklığında cezbedici bir şeyler var. şu çirkin adamla sevişiyorum şimdi, aynada seyrediyorum kıvrılan belimi ve biçimsiz göbeğini. Ne yaptığını bilir gibi bir hali var. Sevimsiz. Zevk alıyorum çirkinliğinden. Ağzını açıp renksiz yabancıl gözlerle bakıyor bana. Küçülüyor gözleri. Yabaniliği tahrik edici. Gür ve özgür.

Sabah olunca misafirimle sahile gittik. Acelesi vardı, aceleyle giyindik, aceleyle çıktık evden. Pastaneden birer poğaça aldık. İştahla yedi  poğacaları, bana bir tek güneş kaldı. Sustuk. Dün gece çok konuşmuştuk.  Sabah olunca unuttuk. Üzerine bol gelen yün bir kazak vardı. amcama benziyordu. Herhangi bir amcaya, herhangi birinin oğluna, herhangi bir adama benziyordu. herhangi biriydi ve bana aşık olmuştu. Öyle seziyordum. Güzelce bir insandı her halinden belli. Gözleri parlamıştı, bütün gece söylediklerimi çıt çıkarmadan dinlemişti. Bayılmıştı anlattıklarıma. “Çaylak bir tanrı var karşımda.” demişti bana. Sabırsızlanıyordum olacakları görmek için. Zihnimde pırıl pırıl bir aşk romanı uyanıyordu. Adamın büyük aşkı olacaktım. Büyük ve umutsuz aşkı.  Hiç şansı yoktu.  Sayfalarca aradığı o  kadını bulmuştu.  ona asla sahip olamayacaktı, asla sıyrılamayacaktı da. Yine de rahat değildim. ben aşık olsaydım ona, alabildiğine özgür olacaktım. Şimdiyse rollerim vardı ve sorumluluklarım. Aşık olduğu kadına layık olmalıydım, çok büyük bir aşk beslemeliydi, öyle ya derin biriydi, kıvrak zekamın farkına varmıştı. Hayal kırıklığına uğratamazdım, aşığımı. O anda sıkılmaya başladım. Denize doğru uzatmıştım bacaklarımı, çizmelerimi çıkarmıştım, çıplak ayaklarımla soğuk taşa basıyordum ve bağlıydı kollarım. Gökyüzünde muhteşem bir öğle güneşi uyanmaktaydı. Pırıl pırıl, nefes kesici. Yüzümü vermiştim güneşe.  Zihnimle yanımdaki adamı tartıyordum.

Gidiyorum. Bir kere daha aynı kapının eşiğinde. Ağrıma gidiyor yaşananlar.  Bir leş parçası gibi.  kapı önüne konmuş bir çöp torbası, unutulan bir sokak terliği, boktan bir çuval gibi atılmıştım. İstenmeyen çocuklar gibi kapıları yumrukladığım da olmuştu. Hapsetmişti beni, bağlamıştı. Nefret ediyordum kendimden. Yine geleceğimi biliyordum. Daha çok aşağılanmak için can atarak bu kapılara koşacağımı, ne isterse yapacağımı biliyordum. kölesi olacak, bağlanacak, acıdan ölecek ve tahrik olacaktım. Aşağılanmaktan zevk alıyordum. kendimden nefret etme düşüncesinden bir tek azarak kurtulabiliyordum. Kendimi küçük düşürmekten haz almaya böyle başlamıştım. Günah olduğunu bilmeseydim, bu kadar günah işlemezdim belki. Günahla bu kadar doldurmasaydım içimi, kendimi daha çok sevebilirdim. Günahkarlar yaratır bütün günahlar. Ömür boyu bir günahın içine mahkum olduğumu hissediyordum, o ilk büyük günahı işlediğim günden beri. O günden beri gülmedi yüzüm. Üç  küçük kızdık küçük bir odadaydık, ilk tecrübemdi. Küçük oyuncak ayılarımızı esir almıştık bir odada. Benimki galiba bir yeşil bir dinazordu. İlk heyecanım, ilk günahımızdı. Kimse bilmemeliydi.

Her şeyin yalan  olduğunu anlıyorum bir gece. Bu gece oturdum o adamla geceyarısı nasıl tanıştığımızın hikayesini yazmaya başladım. Böylece istediğim hayatı yaşamanın bir yolunu bulacaktım. Yazarak para kazanmak arzusuyla yanıp tutuşuyor, günlerimi ilhamı bekleyerek geçiriyordum.  Anlatmak istediğim hiç bir şey olmamasına rağmen bir kitap yazmak için yanıp tutuşuyordum. Bir romanı yaşamak, kendime dair bilinmeyen bir iki odanın kapısını aralamak ve kendime daha çok aşık olmaktı niyetim.  öyle yoğundu ki nefretim; kollarıma, aklımın kıvrımlarına yapışıyor, beni aşağılara çekiyor, güçsüz bırakıyor ve nefret ettiriyordu kendinden. Bütün çatışmam bundan ibaretti. Bunu bir roman karakterine nasıl yedirebilirdim. Deliliğin tutmadığını duymuştum. bunun dışında yazarların hiç birini tanımıyordum, edebiyat dünyasına yabancıydım. Popüler ya da estetik hiç bir kaygım yoktu. Anlatacaklarım vardı. Anlaşılmayacaklardı. Belki bir kitap olmayacaklardı. Sayfalarca yırtacak, düzinelerce yakacaktım. Belki bir ömür adımı kimseler duymayacaktı. Ama bir kere olsun yaşlanmak istiyordum yazdığım karakterle. Yazacağım muhteşem roman ile aramdaki tek engel bendim. Kendimden kurtulmak için harika bir plan yaptım.

Gece yarısı  Beyoğlu’nun ortasında tanımadığım bir adama gülümsedim. Taksisine bindim beni çağırdığında. Umrumda değildi başıma gelecekler. Her şeyin yolunda gideceğini sezer gibiydim yine de içimi titreten bazı görüntüler üşüşüyordu zihnime şimşek hızıyla. boğazın üstünden geçerken ölü bir baş görüyordum mesela, uçuşan tokatlar ya da buruşuk bir penis zorla ağzımda.  Öyle bıkmıştım ki kendimden uzaktan göz kırpan ölümü içten içe arzuladığım bile söylenebilirdi.  Öyle nefret doluydu içim, öyle bezmiş. bütün sabahlara kendi tükürüğünde boğularak kavuşan biriydim ben, vebalı, virüslü, balgamlı, nikotinli, sarı, pis bir karışımdım ve her  sabah kendimi öldürüyordum. Bütün otobüslerin altında kalıyordum.  Bütün bıyıklardan korkuyordum. Bütün ayakları kıskanıyordum. Pisliğin, düzenbazın, işvesiz ve biçimsiz kadının tekiydim. Ne delirebiliyor ne de keyif veriyordum.  Yol boyu neler anlattığımı hatırlamıyorum. Taksisine davet ettiği kadına “rahatsız olmazsan bu gece bana gelsen, sohbet etsek, ya da yalnızca uyusak,  ya da istersen bir yerlere gitsek, bir şeyler içsek? sevgilimle kavga ettik. evi terk ettim. yalnız kalmak istemiyorum” diyen bir adamı tutup evime getirmiştim, çift kişilik çekyata uzanışını seyrettim. Temiz havlu ve sıcak kahve ikram ettim.  Sabaha kadar bildiklerimi anlattım, yer yer kekeledim, çokça heyecanlandım, daha önce bu kadar çok konuştuğum olmamıştı, düşüncelerim bölük pörçük ve anlamsızdı. İfadede cimriydim, acemiydim, heyecanlı ve şiddetliydim. Gözlerini kapattı dinledi. Aşkından  ilk defa o gün bahsetti. Sevdiği bir kız varmış. istanbul’a yeni gelmiş aynı sektörden tazecik bir meslektaş. Adam sevinçle bahsetti aynı evde kaldıkları günlerden. Bir köpeğim olmadığı için nefret ettim sevgilisinden. Bir gün, bütün gün beklemiş kızı, sözüm ona o gece sevişeceklermiş, heyecanla beklediği o gece kız, sırf bir değişiklik olsun diye, bir başkasıyla sevişmek istediğini söylemiş. Dayanamamış adam. Bir iki poşet eşyasını toparladığı gibi kendini sokağa atmış. Karşılaşmamış olsaymışız, geceyi ortağının modadaki muhteşem evinde geçirecekmiş. Tabi bunu ertesi gün öğreniyorum ben. Kahvaltı öncesi kısa bir süreliğine evine uğruyoruz, bohçalarını bıracak odasına. Evin salonu ağzına kadar kitap dolu, merdiveni bile var kütüphanesinin. Bütün o kitapların bir listesini hazırlamak için dayanılmaz bir istek duyuyorum içimde. Merdivene tırmanıp, en üst raf, sağ baştan çekiyorum bir kitabı, yazar adını, kitap adını, basım tarihini ve yayımcısını not edip yerine koyuyorum. İkinci kitaba uzanıyorum. üst rafları çok sık temizleyemiyorum, hafifçe tozunu silkeleyip kapağını açıyorum. Ah nicedir görmediğim bir dost. Kaç yaşımdaydım bunu okuduğumda. nasıl da sessiz bir yazdı, bütün komşular yazlıklara gitmişti. Güzeldi yine de bolca çekirdek çitlemiştik balkonda. Bütün kütüphanenin kaydını tutmak nereden baksan üç ayımı alırdı. bütün bir yaz tatilimi buna ayırırdım mesela bu evin sahibi olsam. Herhalde kendi işimi yapıyordum ve bir yaz tatilini hak edebilirdim. penceler bahçeye açılıyordu ve beyaz parmaklıkların arasında daha önce  görmediğim güzellikte bir kedi uzanmaktaydı.  Güneş tüylerinin ucunu görünmez kılmış, kediyi olduğundan daha yumuşak ve uçucu bir forma bürümüştü. Kitaplığın önündeki tahta merdivende oturuyordum, odanın en sevdiğim yerindeydim. İçerde adam sevgilisiyle telefonda konuşuyordu. Arama beni dediğini duyduğumda kapının önünde gözüktü ve aceleyle dışarı çıktık. adamın bütün işleri aceleydi. Yanımdan erken ayrıldı. Cenazesi vardı, yetişmeliydi. Güzel bir gündü. Bütün günahların anlatılmadığı bir gün. Sarılabilir miyiz dedi sarıldık. Telefon numarasını vermemişti. Ve bir daha aramamıştı. Belki de günlerce aramayacak bir daha hiç görmeyecekti beni.

döndüm odama döndüm. gittiğinden beri fazla bir şey yemedim. bir iki gece telefon bekledim. gelen olmadı. adından kimseye söz etmedim. kimse bilmedi beni sevdiğini. nasıl bir gece geçirdiğimi. neler söylediğimi duymadı. dinlememişti, kaydı tutulmamıştı, adam ortalıkta yoktu. önceki sabah tanımadığım bir çift bacak odamda. gülümsüyor bana. işte kitaplarım bunlar da. sonrası yok. bir merhaba bile demedi o günden sonra. bir iki kere ofisine uğradım çalıştığı yeri izlemiştim. bir gün ofisin camından dönerken yolda onu gördüğümü sanıp uzunca bir süre kalbimi nasıl durdurmam gerektiğini hatırlamaya çalışmıştım. koşarak nefessiz kalmış, sorarsa ne söyleyemeceğimi unutmaktan korkarak nefes almaya çalışıyordum köşeyi döndükten hemen sonra. karşıdan gelen kadını o anda farkettim. uzun kıvırcık saçlı endamı alımlı ve bir dolu güzel kadın daha sıfatı ve belki edadı ardı ardına, hızlı ve kuvvetli adımlarıyla biraz yukarı biraz aşağı düşüyor başı her adımda ve aramızda o benim ‘kör bir topal olan adam’ bunlar aynı kaldırımda, tam karşımda hızla birbirlerine yürüyor, ikisi de birbirini görüyor, beni gören olmuyor. sessizim ben. biraz yavaşladım. olanları gözden kaçırmak istemeden, hiç bir ayrıntıyı atlamadan, aklıma gelen bütün ihtimalleri tam da o anda anlamak amacıyla ve olacaklardan ölesiye korkarken ve dizlerim her an biraz daha zayıflarken, her an biraz daha sanki hızlanarak kalbim… çoğunluk heyecanlı bir “şimdi ne olacak” merakıyla yüklü yürüyorduk aynı kaldırımda. birbirlerini görüyorlar. yakınlaştılar. kadın yaklaştı. adam uzaklaştı. ben yavaşladım. derken bir korna sesiyle irkilenler oldu. ne kadın aldırdı. ne adam başını kaldırdı. birbirlerine bakmadan uzaklaştılar ve kadın yaklaştıkça yaklaştı. kenara kaydım, kendimi silmek ister gibi o andan ve kendimden, bilinmez korkularımdan bir kere daha uyanmamak için, bu son olsun diye duvara sürtmek ister gibi kara lekelerimi, kamburumu çıkarıp silikleştim. yanımdan geçti kadın. yürümekten başka bir şey yoktu aklında. rüzgarı içimi bahar çiçekleriyle doldurdu. belli, zevk sahibi biri. neyse ki adam, o değildi.

bu gece kimse gelmeyecek. bu geceyi kimse bilmeyecek. böyle avutuyorum kendimi. böyle susturuyorum içimdeki arsız dilenciyi. bu gece evde kimse yokken ben kendimden başkasını arzulamayacağım. kendimi satmayacağım, yanıma şahit aramayacağım, sarılmayacağım ve boşalmayacağım pis bir gece yaşanacak bugün. bunu bir tek ben duyacağım bir de belki hayalimdeki aşık adamlara göndereceğim eğer dayanamaz olursam yalnızlığıma. neden aşık oluyorum onlara? onlarda bende olmayan o, nedir gördüğüm? kendimi bir başkası olmadan var edemeyişimi bir kaç psikoloji terimi öğrenmeden kavrayamayacağım. ama şunu anladım; bir daha yüzüm hiç gülmeyebilir ve bir daha şansım dönmeyebilir. hayatım böyle geçebilir. beklediğim o prens gelmeyebilir. ben hazır olana kadar ışıklar sönmeyebilir. hayatımın dönüm noktasını onunla tanışacağım o mühim yıl içinde olacağından emindim. desteği ve gücüyle içimdeki kadınla tanışacak ve ona bu sefer gerçekten aşık olacaktım. olanlarsa yeniden tekrardı. kendimi yeniden ben yanılttım. korkuttum onu. kulağına kötü sözler fısıldadım ve sahanın dışına kendimi yeniden ben aldım, hem de topu patlamış bu defa, oyun sona ermiş, mahalle sessiz. yeniden kendimle kalakalmıştım. olanlar olmuş, verilen sözler tutulmuş, son sözler söylenmişti. uzun mektuplar alınmıştı. yine de durmuyordu içim. öyle derin bir inançsızlığa düşmüşüm ki kendime inanmaktan başka çıkar yol kalmamış bana. kendine inanmanın ağırlığı fazla gelmiş içimdeki günahkara. bu ağırlıkla ezildikçe, içimdeki inançsızı daha büyük bir umutsuzluğa ben hapsetmişim. görüyorum bugün biraz daha farklı ama olanlar aynı. görüyorum bugün öykü farklı ama sanrılar aynı. neyse ki yaklaştım. bir yerde duracağımı seziyorum. biraz daha korkusuz ve hazmedebilirsem eğer olacakları , göz yumabilirsem gönlüme biraz daha dolaşacağım ve sonra yok olacağım ortadan. o zaman içimdeki boşluğu dolduran evhamlar birer öykü halinde dolacak zihnime. kimseye inanmıyorum kendime bile. bildiğim tek şey, bu gece kimsenin gelmeyeceği ve insanların sözlerinden ötesini kast etmediği. kendi hayal dünyamdan hapsoldumsa, güzel hayallerle avutacağım kendimi. korkmayacağım mesela olanlar olduktan sonra başıma geleceklerden. başıma gelecekler şimdilik yalnızca bir tasarı. yıllarımı bütün bu kötü olasılıkları tartarak ve en kötüsü onlara inananarak geçirdikten, saflığımın ve acemeliğimin tozunu en arka sırada kirin tozun içinde geçirdikten sonra bir de inanmak istediğim hayallere kendimi, hayalcilikle suçlamadan, tıpkı ödümü kopartan kötü adamlara inandığım gibi inanacak ve kendimi biraz olsun seveceğim, o adamlar sevsin diye değil. o adamlara inat değil. o adamlar yok ve onlar hiç olmadılar. hepsini öldürdüm boğazımda demiştim, çocuklarımdı onlar, tecavüzden kalan. öldürdüm onları ve doğmadı hiç biri. artık yok o adamlar etrafımda ve ben yalnızca allaha inanacağım. hangi allah olduğunu umursamadan, o eski tanıdığım sesi yeniden duyacağım. ben affediyorum tövbemi. benimki de affedecek biliyorum, güzeldi tanrım, güzeldi gecelerim. kendimi allah ilan edene kadar her şey tekerindeydi. kendimi allah ilan ettiğimde şeytan da ben oldum, hesapçı küçük melekler de ve bütün kainat için yine bir tek ben ağladım. bugün allahı tanıyarak, tanıyacağım kendimi. eşref-i mahlukat. bir tür yaratık, adı insan olan ve ben bugün bir başkasının günahının ortasında sahip çıkmadan ona, ellerimi güllere uzatacağım, kanayacaklar ama ben ağlamayacağım onlar adına. onlar üzülse de ben yüzlere güleceğim. evet, sahiden acımıyor canım. niye acısın gülün dikeni batınca. bilmeyecekler, inanmayacaklar, ama ben inanacağım artık kendime.

bana aşık olamayacağını söylediği bir gün pijamalarımla mahallenin çocuklarına  bakıyordum mutfak camından. hayretle sustum telefonun ucunda. bu da nereden çıktı? daha dün sırılsıklam aşıktı bana. umutsuz aşkını kazanmak için atılan son bir koz muydu bu yoksa? kendini bilmez, kısa bir adam telefonun ucunda “olmaz” diyor bana. “olmaz, ben sana aşık olamam. seninle yalnızca kadın erkek ilişkisi kurabiliriz, başka türlüsü mümkün değil. beni arama.” bu ne cüret, daha dün deniz kıyısında sırılsıklam uzanmıştı gözleriyle ruhuma, adım gibi emindim yıllardır kadınsız olduğuna ve gördüğü ilk sahici kadın bendim hayatında, aşığım olacaktı mutlaka, tanrı vermişti beni ona, kendi demişti oysa, kendi ağzıyla hem de nasıl da keyifle gülümsemişti, güneşte kamaşıyordu yüzü, gözleri kısık ve dişleri açıkta. aşıktı işte bana, bal gibi. nasıl da sıkıcı bulmuştum yün kazağıyla bana sarıldığında. kaçmak, kurtulmak, bir daha asla görmemek için tiksintiyle, hayal kırıklığıyla yemin etmiştim kendime oysa. bir gece önce “ne öykü olur ama bu gece” dediğin de nasıl da küçümsemiştim sevincini, tanrısına kavuşan garip bir kuldu gözümde. bu kendini beğenmiş serseri de nereden çıktı şimdi. “gel” dedim ona bıkkınlıkla. “gel sen de. kapısı aşınmış hanımın, kimler gelmedi ki gelme diyeyim sana. gel dedim diye gideceksin sen de nasılsa. gel ki yeniden doğayım bıraktığın yerden, artık bu son defa.”  günler sonra gelişini sevinçle kabul edecektim.

bütün günahların anlatıldığı, pişkin, çıplak ve doyumsuz bir gündü. geldiği ilk günü tiksintiyle hatırladım günlerce. tuhaf bir yaratığa alışmaya çalışmak gibiydi, onunla tanışmak, bambaşka biriydi, geceyarısı misafirim uzaklara gitmişti. bütün bir gece süren zevksiz ve kimliksiz günahların paslı tadı ağzımda ve üzerime akıttığı o garip koku burnumdayken sonraları nasıl oldu da aşık oldum ona? o geceyi nasıl unutabildim? nasıl bir dipsiz kara delik ruhum, nasıl sömürücü, nasıl da aldanıyor gönlüm günlük telaşa? nasıl da korkak yalnızlık karşısında? nasıl çaresiz bağlanıyor ellerim korkunun eşiğinde kalakalınca? aklı bir karış havada. rüzgar hangi yönden eserse essin, duyduğum tek şey ürperti. rüzgar ıssız aklımın derinliklerinde esip gürlerken, ufalıyor ellerim ve çaresizce uzanıyor kollarım, boğuluyorum sandığım girdabın içinden çıkmak için bir an önce, hiç bakmadan attığım adımlar beni düşürürken olmaktan en çok korktuğum yerlerde uyanmaktan yorgun zihnim. bulanık ve korkular yapışıyor ayağıma, pusulam yok, kılavuz yok, sırtıma uzanan bir el yok, yol yordam bilmez, kör bir budala. üstelik deli. üstelik çaresizce deli. delirmekten korkan bir deli. kendinden korkan en çok da. neden aşık oldum sanki sana? o gece kim bilir neler anlattım? ne kadarını biliyor? nasıl bir oyun bu oynanan?  Yine de “gel” dediğim andan itibaren sonuna kadar gideceğimden emindim.

hoşgeldin dedim ona ilk mektubumda. —sınırsızca uçmanın yeri burası hoş geldin. beni henüz tanımıyorsun. güzelliğim ben. bahar içimde yeşerir ansızın. dikenim ben. boylu boyunca belime dolanır. hoş geldin. sesler ayaklanır burada. konuşur dikkatli dinlemezsen. dikkat etmemek mümkün değil. camlarda gezer sesler. yırtar kulağını, el değmemiş yerlerini yalar da yakar. tırmanır için sıra. ürperirsin. ses ver. ses ver ki çıksın girdiği gibi içinden. yatıştırsın acıtan yerlerini diğer bütün seslerin. bahar burası. güzellik. serin geçer yazları. ses ver kendine ve gülümse. günaydın. burası güzel. burası gönlünce. burası gönlünle güzel. kapat kapını dışarıda kalsın sevmediklerin. kapat. bugün buradasın. bugün buraya seslerle konuşmaya geldin. seslere kulak ver. bugün burada bir süre kalacaksın. burada bir süre ne istemezsen onu yapacaksın. geldin. duyuyor musun ? yakmaz artık kulaklarını. ayakların çıplak. taşıma. zorunda değilsin. bırak değsin havaya. taşımak zorunda değilsin. bağların çözülsün. gevşe. sıkma. kapa gözlerini. derin bir nefes. bak bu kokan gül değil nefesin.

karanlıktı tutkusu. karanlığında gizleniyordum kolayca. böylece yaralarım gizli ve böylece ruhum geçmedi kimsenin eline. özgürlüğümdü karanlığı, yalnızlığımdı nihayet kaybolmaktan korkmadığım. beni duymayan ve görmeyen gözleri, sığınağımdı kendimden kurtulduğum. karanlığında ne aradığımdan habersiz, mahkum ediyordu beni ona. mahkumiyetin tatlı uyuşukluğu altında, bütün o tehlikeli tuzaklar içinde kıskıvrak zekam ve ruhumun sonsuz dehlizleri seriliyordu önüme ve ben açılıyordum kendime, girebildiğim kadar derine, nefesim yettiğince ve korkuncaya dek ufuk çizgisini kaybetmekten. dizlerimin üstünde yüceliyordu sefil ruhum, seçim yok, karar yok, sorumluluk yoksa özgürlük vardı ağzımın içine dolan havada ve ben kendimi, kendim dediğim artıklarımı ve belki bazı fazlalıklarımı daha önce varamadığım yerlerden topluyordum birer birer büyük bir heyecanla. ilk defa yaşıyormuşcasına, ilk defa çarpıyor kalbim ve ilk defa gerçekti salgılanan hormon, ilk defa başım dönerken duruyordu dünya, asılı tavan arasında.

(gözlerim bağlı. avuçlarındayım. yüksek tavanlı ışıksız bir odadayız. dalgasız, derin bir karanlık. emici ve uyuşturucu. avuçlarından ibaret. kalçalarımdasın. kıpırtısız ayva tüylerim. yavaşsın. ürkek ve terlisin. sıcak ve nemli. karanlıktasın. nefesin karanlık. nefesin sıcak biliyorum. biliyor kulaklarım. biliyor bütün ense kıllarım. ürperiyor başım, ürperiyor avuçlarım. peşimdesin. kapan üzerime. geçir dişlerini etime. bileklerimi dişle. damarlarım gıcırdasın. izlerin sızlasın ve ısınsın, dişlerin kamaşsın. geçir dişlerini dişime. canım yansın. şimdi sert ve karanlıksın. sert ve dalgalı. çakıl taşlarıyla yavaşla. köpüklü ve gürültülü. çarpıncaya değin en ucuna ayaklarımın…)

aslı’ya olan aşkı birden bire bitti, “küçük bir kız çocuğu, o” dedi bir defasında, mutfakta yemek hazırlıyordu bana, karanlığı yok aslında, gençliğin acımasızlığıydı beni çeken yalnızca ve ben, memeleri dolgun bir kadındım o gün yatağında dilediğince eğdiği. erkeğini doyurmayı öğrenmiş, gün be gün arsız, gün be gün perişan, dudakları henüz emilmemiş hantal bir bakire, sınıfının birincisi ve gözleri hep nemli. ağzını sulandırıyor dermansız dizlerim ve gözlerimdeki dilenci sırıtıyor arsızca  “sana aşık değilim” dediği o karanlık anlarda. bir cinayet tiradı gibi seyrediyorum o anları, aşkını ölümle tehdit eden, çaresiz bir aşığın son perdesi sanki yaşananlar. korkuyorum da üstelik, oyunun sonunda kendini değil de beni vurmasından. yine de neden düşüyorum öyleyse peşine? neden inanıyorum kendime anlattığım tutsak aşk masalına?

aşık olduğumda ona, henüz hiç ağlamamıştım yanında ve bir gece uyandığımda elleri boynumda, gözleri yuvalarında büyüyerek ve cam gibi parlak  “ağla” diyordu bana. “ağla yoksa daha çok ağlatırım.” budur aşkımın kısa öyküsü. o kısacık anda başladı kalbimin sızısı. bir ömür sürecekmiş gibi, gözleri gözlerimin içinde büyüdükçe o gün büyüdü. büyüdü ve o deliksiz gözlerinden kara nehirler halinde oluk oluk aktı ateşi gözbebeklerime, ağlamadım yanınca gözlerim. oda yükseldikçe yükseldi, yüksekler içinde kör iki ruh, olabilecek en uzak mesafede iki ayrı köşeye savrulduk. ben sırılsıklam yandım ateşinin altında, sırılsıklam tutuştu, samandandı yüreğim. katı, kuralsız, ahlaksız, arzusuz ve istemsiz, mevsimler önce kurumuş yüreğim. hayalkırıklığı okudum onunsa kudurmuş kalp atışlarında. ağlamadım.  aşkın kara haliydi, zehirledi o gün beni. kıskıvrak yakalandım. sonunda öleceğimden emindim.

öyküyü tutuşturan işte o ufacık öfke tutulması, ötesi yalnızca bir yanılmasama. o gün ilk defa çarptı kalbim, kimse gibi kavradı beni, korkusuz ve pervasız gözlerinin ateşi. dokundu ilk defa birinin soğuk eli. kimsenin girmediği yerlerime süzüldü yakıcı alevi. o gün ilk defa yıllarca biriken kirim aklandı, arındı gözlerim, ilk defa kelimeler heceli ve nutku tutuk, dizleri titrek.. o gün ilk defa bir erkek dünyaya geldi.

—acı çekme lüksüm yok benim, mutsuzluk bile zengin işi. güneşten utandım bugün, doğan günden utandım. bu havada mutsuz olmak yük bana. seni seviyorsam seni seviyorum. bugün sorgulamıyorum. bugün yük değil bana. dün metroda bir çocuk gördüm, ayağında banyo terlikleri, hava öyle sıcak değil, elinde bir naylon poşet, hayır alışveriş yapmış değil, bir iki parça eşyasını doldurmuş, parmakları çıplak zayıf bir çocuk gördüm. fakirdi ve çıplak. aşık oldum ona. hayır, acı çekme lüksüm yok benim, can veremem ben sana. en son bu kadar bu kadar acıdığında en çok babamın öldüğünü sanmıştım. bütün bir gece uykularıma dalamadan türlü ölümlerle boğmuştum babamı. en çok o zaman böyle yanmıştı canım. dün gece babamın yaşadığını hatırladım. bugün merhaba deme ihtiyacı duymadım. yaşıyordu babam. yaşamak zorundayım ben de. senin için öldüremem kendimi. ve sen dediğim de her neyse işte. şöyle güzel bir sevişmemiştim. şöyle uzunca bakmamıştım kimselere, doymamıştım bu kadar. daha ne olsun diyordum sabah hızlı hızlı yürürken, kulağımda canlı bir orkestra ve adın fışkırıyor sokak boyunca kaldırım taşlarında. daha ne olsun dedim. hiç böyle dirilmemiştim. böyle bir renk görmemiştim. güneş bendim, ben güneş. güneş, yaşamak ve sevişmek. ve tanrı varsa eğer ben kesinlikle cennetliklerdendim. sırf bunca saygım var diye güneşe, affedilebilirim. senin için üzemem kendimi, küstüremem tanrımı. sana aşık olabilirim, etrafında dönebilirim, savurabilirim  seni içimde ve her yanda ismin, neşen ve ne de güzel gülüyor gözlerin… gözlerin yeşeriyor güneşi görünce. “gülünce böyle bir sevda” olsun adı ne fark eder. bu mevsimde aşk sahtekar bir acı. dokunduğum yerlerinden yavaşça ve uzunca, doya doya öpüyorum seni. uzandığın yerden uzanıyorum sana fark etmez adın.

dönmediği günler oldu. günlerce aramadığı, bir gün bile özlemediği haftalar geçti zaman akmıyormuş gibi. dolu dizgin bir çağlayandı hayali. derme çatma dünyamı yerle bir eden, seller, su taşkınları, ölümcül yıkımların ardından yorgun düşüp yine onu aradım yalnız dolaştığım sokaklarda, perişan, yitik, akılsız bir berduş. güneşe vurgun ve kalbi samandan. tutuşuverir attığı her adımın ardından. bütün kitapları okudum. bütün kitaplarda onu okudum, satırlarda tekrar tekrar, yazılan ne varsa, büyük şairler adına, güç versin diye bana. iyi yürekli kahramanlar ve bütün kötü adamlar, tanıdığım bütün erkek adları çirkin bacaklarının arasından kıvrılıp sokuluverdi koynuma, onun adıyla. her birini özenle emzirdim, her birini, saçlarından çeke çeke besledim, kanımla. sütüm bittiği yerde pisliğimi akıtarak ama asla kanmayarak yalancı iştahlarına. bir kere tatmıştım cehennemin arsız iştahını, görmüştüm dipsiz kuyuları.

bir günah gecesinde uyarsın diye alınan ilaçların etkisiyle nefesi kesilen bir kadın halinde dolanıyorum geniş salonun gıcırdayan tahta döşemelerinde. ayaklarım çıplak ve omuz başlarım parlıyor salonun dört bir yanında parlayan mumların aleviyle. gözlerimi kırpmadan bakıyorum gözlerinin içine, utanmazlığım bu benim, kaçırmıyorum gözlerimi, kırpmıyorum göz yaşları akarken, buğulu gözlerimle dalıyorum içine, gözlerini kaçırmayan adamın. sanıyorum ki dolacağım içine, sanıyorum ki eriyor içime, sanıyorum ki taşıyorum oluk oluk adıyla, sanıyorum ki boşaldım boşalacağım akan gözlerine. kana kana içermiş kadar, sırtımdaki esinti kadar, geçmiş bir an kadar,  bir hayalet kadar gerçekti o an. bedenlerimizden sıyrılıp, görünmez birer an halinde dolanmıştık birbirimize. ölü bir kadının hayaleti yürüyor salonda, adım seslerini duyuyorum. yürüyor, yürümüyor, yürümüyor, yürümüyor, yürüyor, gıcırdıyor tahtalar, yürümüyor, oda sessiz, oda karanlık, oda nefeslerle dopdolu, oda da hayalet bir kadın. yapışkan bir karanlıkta uzayan bakışlarla sanıyorum ki ben o oluyorum, o olup içime doluyorum yeniden, ne varsa gizlediğim alıp elime kavrıyorum, ilk defa görmüş kadar şaşırıyorum, avunuyor yüreğim sıcaktan, bedenim kıpırtısız, büyüyen göz bebeklerim kadar. sanıyorum ki eriyen zaman dolduruyor aramızdaki boşluğu, kavrıyor belimizden, zaman bana dönüşüyor, ben zamana karışıyorum, an ona benziyor. salonun penceresinde uyuklayan bir şehir gözüküyor.

öyle seveceğim ki seni korkacaksın benden. büyüklüğümden, pınarlarımdan taşan sularımdan… boğulmaktan, susamaktan. ölesiye korkacaksın, korktukça vuracaksın kırbacı. vurdukça ehlileştireceksin. kaybedeceksin. biraz daha seveceğim seni her kırbaçla. şahlanacağım her kırbaçla. biraz daha savuracağım seni. korkacaksın rüzgarımdan. korkacaksın doğuracağım kısraklardan. korkacaksın fırtınamdan. korkacak ve atacaksın kendini.uçurumdan iteceksin beni ve yuvarlayacaksın. bekleyeceğim durup hızımı alıp gelmeni bekleyeceğim. gelene kadar bekleyeceğim. geleceksin. beni asla üzemeyeceksin. bunu bileceksin. benim için yapabileceğin hiç bir şey yok senin. hayat doluyum ben. pınarım kendimden. kendim güzelim ben. yapabileceğin hiç bir şey yok benim için. denizlere açılacağım kendiliğimden. kendiliğimden dalacağım. kendiliğimden dalıp dalıp çıkacağım. dalıp dalıp çıkacağım. asla bakmayacağım ardıma. bırakmayacağım dalmayı. nefessiz kalmayacağım. yüzmeyi hatırlayacağım. kurtulacağım senden. bunları söylemedim ona.

“öyle muhtaçmışım işte sevmeye. yine de korkmuyorum senden” dedim ona. ”çık hayatımdan" demedikten sonra devam. görürsem o iki kelimeyi ya da yalnızca birini duvardır ötesi yoktur, bilirim. korkum, endişem kendiliğinden geçer duvarı düşleyince ‘ölene kadar şimdilik hayattasın oğlum’ bir tarlabaşı edası. yalan, bütün bunların hepsi yalan. seni sevdiğim yalan. sevmediğim yalan. var oluşum asılsız bir suça tanıklıktan öte değil. varlığım varlıkların tamamına sunulan bir kurban yeter ki adanmış olsun yüce bir amaca. aşktır bunun adı bana sorarsan. aşka kurban etmeye gönüllü bir yoksunluk bağımlısı. benden çok var. çok var benden bilirim. benden onlarcası şuanda oralarda intiharla sınavda. benden bir çokları şuanda kucaklarda hoplatılmakta, el üstünde tutulmakta. bazıları güneşli yamaçlar ve olası var oluşlar peşinde kırmızı kuşaklarla savaşta. benden bazıları kucakta “bir kucak yalnızca bir kucak nasıl da perişan ne kadar da ölçülü” ölçüsüz ayarsız kelimesiz ve beyinsiz bir genç kız hayaleti olarak sonlandıracağım hayatımı. çok şey gördüm, öyle çok şey işittim ki kim olduğumu bilmiyorum şimdi. öyle çoksunuz ki, öyle bilinmez, öyle değişken… kimsiniz, kimlerdensiniz, nasıl ifade etmeli sizi, nereye nasıl şekillendirmeli, üzerinizden hangi renkleri beğenmeli kestirememekten yorgunum. biraz kestirsem biliyorum bulurum uykularımda cevapları. bulurum, duyumsarım, görür, anlarım. aslında tekrar tekrar kelimeler ben olsam derhal terk ederim beni.

bulanık sabahlarımın uzun yürüyüşlerinde peşim sıra yürür sanıp sıklıkla bakardım arkama. ardım boştu. loştu ya da şimdi bana öyle gözüküyor yalnızca. belki de sokakta kimse yoktu. bir an kendime kapanmıştım gölgeli bir sonbahardı. hayır, kıştı tanıştığımızda. kış henüz başlamamıştı daha doğrusu. öyle ya çizmelerim vardı ayağımda. öyle ya amcasına benziyordu yün kazağıyla ve ağır botlarının bağları çözülmüştü sahil boyunda. ve aslı. aslı yoktu o zamanlar. aslı değildi adı. sevgiliydi. kendimden kurtulmak için harika bir plan yaptığımı söylemiştim. yakacaktım kendimi. opera binasının ikinci katından atlarken gördüğüm genç kız bedenimi yakmaya o gün karar verdim. alevler içinde ilk defa o gün gördüm kendimi. seninle seviştiğimi hayal edebiliyorum ve bu önemlidir. demişti. telefonda. abiler böyle sever diyen adam gibiydi sesi. abiler böyle sever diye sarkıtmıştı elini omzumun üzerine. sıkamamıştı etsiz memelerimi. henüz sıkılacak kadar yoktular. abilerin böyle sevdiğini bilen bir abi yolunu kaybetmiş, yardımlarımla kurtarmalıyım onu. kahraman olacağım. yolu göstersemmiş? acaba hangi yoldan, elinden tutup götürür müymüşüm onu? bir türlü anlamıyor. anlamamakta ısrar mı ediyor? şu yoldan işte tam karşımızdaki yoldan diyorum. hangi yoldan göstersene belki  birlikte gitsek daha rahat anlarım diyor bana. göstermediğim başka bir yolu gösteriyor, bir türlü anlamıyor hangi yolu gösterdiğimi. hangisi? sakın bu yol olmasın? yoksa karıştırmış olmayasın? kaçıyorum neden bilmeden. evde gün boyu memelerimi yokluyorum. dişe gelecek kadar oldular mı? ve abiler sever mi?! televizyonda görüyorum sonra o abiyi, pedofili sağır dilsiz bir dilenci yakalandı diye seviniyor amcalar ve teyzeler. kendimi camdan atabilirdim. büyük bir gürültüyle zemine çarpabilirdi başım. mahalleli ne oluyor akşam akşam diyebilirdi. ağzımın kanlar içinde dağılışını görmektense ateşleri yeğledim. bir güzel ateşe verdim kendimi. bir tutam saçımı tutuşturdum ucundan. bir an için pişman olacağımı sandım. pişman olunamayacak kadar kısa sürdü alevlerin yüzüme değmesi. kısacık bir anda tutuştum. zihnen ve bedenen. tutuştu saçlarım ve kafa derim. çekildiğini hissederken canımın derimden, yuvarladım kendimi. yuvarlarından fırladı gözbebeklerim.  beynim tutuştu, yandı gözlerim. acı duymaz oldum o yerden sonra. alev alev bedenim. alev artık benim. tutuşan bir der,  bir kemik benim. yok şimdi sinirlerim. ateşim.

eski aşklarını anlatırdı bana uzun uzun. hiç unutmadım, çok sevdiği bir tanesi, artık yuva kurmak istiyorum demiş ve gitmiş o marangozun kapısına dayanmış. elinde meyvelerden bir sepet de götürmüş. incir ve erikler göz dolduruyormuş. kısa bir elbise altında parmak arası terlikler geçirmiş. üzerinde kalınca yünden bir şal duruyormuş. saçlarına fön çektirmiş, tırnaklarını ojelemiş. bakkala gider gibi değilmiş. kapıda marangozu seyretmiş, bir süre. hantal adamın çivileri ağzına alışında, iri kamburunun üzerinden sarkan geniş omuzlarında gelecekteki kocasını görmek ister gibiymiş. bu adamla sevişeceğim şimdi şuracıkta diye geçirmiş içinden. arsız kadınlığına bir sus deyip içeri ilerlemiş. hantal adam burnunun üzerinden gözlüklerini itelemiş. böylesi bir kadın daha önce hiç görmemiş. okuduğu bir iki roman sahnesini düşlemiş. benimki oracıkta olanları izlemiş. yere sermişmiş tezgahını. kadını apartmandan çıkarken duymuş. annesigil falanca yere gideceklermiş. kızın meyve sepetini görünce işkillenmiş. aklına marangoz gelmemiş. ayakkabısının bağcıklarını bağlaması olağandan biraz daha uzun sürecekmiş. bir gözü kadının üzerinde olacakmış, o sırada esnaftan soranları selamlayacakmış. kadın salınarak marangozun kapısına varacak, sepetini beline alacak, omzunu pis kapıya dayayacakmış. biraz sonra marangozun taktırtıları kesilecekmiş. vah benimkinin haline. orada köşeden içeriyi delici öfkesiyle gözleyen benimki. saçları tutuşmuş sinirinden. şalının yere değen ucunu toparlayıp gülümsemiş kadın tezgahın arkasından şaşkın gözlerle kendisine bakan marangoza. “selam marangoz. sana incir getirdim, biraz da erik. istersen çay demleyeyim. diyeceklerim var.” marangoz bir hayli  şaşkın doğrulmuş yerinden, hantal elleriyle gözlüklerini evirip çevirmeye başlamış. bakışları yerden kalkmıyormuş. “e haydi marangoz. diyeceklerim var sana. vaktim çok yoktur.” “buyur hanım, buyurasın otur şöyle. afalladım birden beklemiyordum seni. buyrun hanım. çay doldurayım.” böyle evlendiler işte. o gün kadın marangoza sen eli yüzü düzgün birine benziyorsun, niyetin ciddiyse gel beni al demiş. evlenmişler. ilk gece sevinçten uyuyamamışlar, eşe dosta haber salmışlar. benimki anlatıyor bunları bana. bazı yerlerini ben uyduruyorum. marangoz mesela marangoz değil gerçek hayatta. gerçek hayat dediğimiz anlatılan kadar. o ne kadarını anlattıysa o kadarından anlamak kalmıştı bana. anlatılan kadarına inanmalıydım.

beni anlatmış tanımadığım adamlara ve aşık olduğu o uzun bacaklı güzel kadına. yazdığım mektupları göndermiş, üzerini çizerek çirkin kelimelerin ve anılarını ekleyerek uygun gördüğü yerlere, birer aşk mektubu yapmış mektuplarımı. ağzı sulanarak “bak” diyor bir satırında, “bak, nasıl da aşık oluyorlar bana.” kaderim kaderindir ve kaderin kaderim. böyle bir zamanda nasıl da anlamlı geliyor bu safsata. ben bu anıları döşerken buraya umutsuzluğumun hür  tadıyla, nasıl da tutukmuş, nasıl da zavallı bir aşık o mektuplarında. kendisinden korkan, aşık olunmayacak denli zavallı, çirkin göbeğini saklayan. gerçek değil o yazılanlar, o entellektüel sohbetleriniz palavra ve uydurma o toplumsal akım dedikleriniz, siz toplumu gizli mektuplardan bilirsiniz. “şaşarım sana aşık olmayacak kadına” demiştim bir defasında. şaşırmadım mektuplarını okuyunca, aşkının karşılıksız oluşuna. içine saplandığım, o bulaşık karanlık yoktu karalamalarında. aceleci bir telaşla pembeye, ala boyamış acısını kirli elleriyle. acısını koymuş en ön rafa, sergide ve infazda kendisinden başka verecek hiç bir şeyi olmayan bir geçkindi okuduğum o sözüm ona aşk yazıtlarında. ne göz kamaştırıcı renkler vardı satırlarında,  ne de sahiciydi acınası acısı.ifadeler anlamsız ve kelimelerin tamamı hissiz. hangi kadın oynatmaz böyle bir adamı parmağında. “yalnızca dostum olarak kalsan” demiş genç kız bir defasında. “ne var sana duyduğum saygıyla yetinsen bir defacık da olsa”, “ne var sanki istemesen benden seni sevmemi.” ne acımasız sözler bunlar, genç ve aşık bir adam karşısında. o gün uzunca tüttü içimde sönen ateşin kara dumanı. hala sızar arada burnumun ucuna, is kokusu günlerce çıkmadı sarındığım yorgandan. başkası olsa üzülürdü belki yaşananlara, oysa ben şükrediyorum kadere, karşıma çıkardığı için ölümden çok korktuğum karanlığı böyle çırılçıplak karşıma. ölüme atlar gibi atladım karanlığın kıyısına ve artık korkusuzluğumdur cesaretim.

bunların hiç biri bana değil ve hepsi benden. yeter ki çıksınlar zihnimden. yeter ki yer açılsın odamda. biraz nefes almalıyım, kendimi boğuyorum, imdat diyemiyorum. imdat yetişin! de dilim damağıma yapışık olduğu halde yerde yatan o kadın benim, soğuğa veremeden başımı öylece bekliyorum ölmeyi. beklerken son bir defa olsun duymak  kendimi, ilk defa belki de. bütün kıskançlıklarıma kılıç kuşandım da geldim buraya. bugün burada hiç olmazsa bir kaç paragraf kendimden ve ötekilerden bahsetmek istedim. öteki benlerden, bizden, yani şuanda burada oturmuş kalem kağıt yontan deliden ve delinin gönlünde yatan kemirgenlerden. öyledir, gece vakti, odasında, kimseler uyumazken henüz, kendi kendine gülümsemek, her baba yiğidin harcı değildir, demişti. kesinlikle o söylemiştir bunu. ondan başkasının aklına gelmez böyle uydurma laflar. olmadık yerlerde yapışkan bir gülüş ağzının tam ortasında göbeğini kaşıya kaşıya o gerinir öyle kapı ağzında. pişkinler sultanı ve keyifler ehlisi. akılsız bir adam. çapkın ve göbekli. saçlarını diken diken eden kıvrak bir zeka. saçları tutuşmuş adamın hızından. hızına ayak uyduramayan kızlara yüz vermez. salya sümük ağlatmak gerekir bazen kızları ancak o zaman anlarlar laftan. bazıları bunu sever. bazıları seyirdeler. şimdi keyifli bir pazar gününe uyanır kahvaltılarını hazırlamak için üç beş hoş sohbetle sevişmeye başlarlar. hafiftir yaşamaları ve keyiflidir zeytinleri bile o kahvaltı sofralarında. neşeyle uçuşur ruhları bir o tabağa bir bunun tabağındaki son lokmaya. gülüşmeler duyulur konuşmalardan önce. konuşmalardan önce gelir orada gülüşmeler. bazıları pazar sabahında gözlerinde çapaklar, yastığında günlerin birikmiş kokusunu çekerek içlerine ve zevk alarak kendi pisliklerinden ve tiksinerek kendilerinden uzanırlar yatağın içinde saatler isterse durmadan ilerlesin, isterse gece çöksün bir anda odaya. fark etmez yatalaklara günleri bir değildir onların koşanlarla.

öldürecekti bu adam beni. bu adam beni çiğ çiğ gömecekti toprağa. üzerime bir iki kuru gül bırakıp, ağıtlar yakacaktı ardımdan, kırkım okunmadan daha, yalancı meyhanelerde şen kadın kahkahalarına meze olacaktı adım. ne varsa ulu orta anlatacak, kahramanı olacaktı kadınların, kahramanı olarak öldürdüğü ince bir ruhun. öfkesinden kendini tutuşturan bir adam, bu adam. tehlikeli bir sokak serserisi. söylediği gibi özgür değil benliği. kendini yargılayan, yargılanmaktan korkan tutuk bir tabanca. sözlerim ağır gelir. okumamalı bunları asla. iki bacağı üzerinde on boyun taşıyan zehirli bir yılan o. ölüme vurgunmuşum ben aslında. uzaktan göz kırpan ölümmüş benim arzuladığım. “allah’a inanmasam bir dakika durmam hayatta diyor” bana. neden acısın bana? bir çocuk gibi parlıyor gözlerinin içi oysa. nasıl inanmaz insan, yaşama böylesine tutkunken bu çapkın adamın lafına. hangisi içindeki gerçek efendi? gözlerinin karasından uzanıp, bacaklarından kaldırıp omuzlarımda taşımak istiyorum o uyku mahmuru haylaz oğlanı, “bak” demek istiyorum ona, “bak nasıl da dönüyor dünya, sen döndükçe benim başım etrafında.” “bak” demek istiyorum o hırçın yabancıl adama, “bak, hiç de fena bir yer değil oysa bu dünya.” oysa küçümsüyor beni. duygularımı anlatamamak benim derdim.  kelimelerim yok benim hazırda. öykülerim savruk, hezeyanlı ve alık bir kadınım. kim ne derse üstüne alan, aldıklarıyla çoğalan, çoğaldıkça artan korkuları, korkularla kurutan köklerini, elleri titrek ihtiyar bir kadın bugün karşımda. kimse cesur değil benim kadar, kendini bunca aşağılamak her baba yiğidin harcı değil. dikkatli olmalıyım anlattıklarım aramızda kalmalı. meleklerim gelin yanıma.

soyunmayacağım ve burada kalacağım. hazır olmalıyım yeni güne. yeni baştan başlamak için son bir intihar daha bu yalnızca. sonra gideceğim uzaklara, kimsenin bilmediği cennetimden bir dal uzatacağım kendime, kendim olmaktan korkmayacağım ve kendimi aşağılamak zorunda kalmayacağım hayatlar yaşayacağım. ölmeyeceğim ve öldürmeyeceğim bir öykü olacak bu. bütün günahların anlatılmadığı bir öykü. güneş uyanır birazdan nasılsa.

paragraf - 2

gerçekleri değil olmasını istediklerimi yazmaya karar verdim olmasından korktuklarımı olmasını arzuladıklarımı olmuşlar gibi bir öyle olacak bir böyle hiç biri ben değil ve hepsi kendiliğinden olacak yeter ki çıksınlar zihnimden yeter ki yer açılsın odamda biraz nefes çalışmalıyım oksijensiz kaldım kendimi boğuyorum imdat diyemiyorum imdat yetişin de dilim damağıma yapışık olduğu halde yerde yatan o kadın benim neden diye soracaklar diye soğuğa veremeden başımı öylece ölmeyi bekliyorum ölmeyi beklerken son bir defa olsun duymak  kendimi ilk defa belki de bütün kıskançlıklarıma kılıç kuşandım da geldim buraya bugün burada hiç olmazsa bir kaç paragraf kendimden ve ötekilerden bahsedeceğim öteki benlerden bizden yani şuanda burada oturmuş kalem kağıt yontan delikanlıdan ve delikanlının gönlünde yatan aslandan öyledir gece vakti odasında kimseler uyumazken henüz sokakta oturup kendine gülümsemek her baba yiğidin harcı değildir demişti. kesinlikle o söylemiştir bunu. ondan başkasının aklına gelmez böyle şeyler uydurmak. olmadık yerlerden yapışkan bir gülüş ağzının tam ortasında göbeğini kaşıya kaşıya o gerinir kapı ağzında. pişkinler sultanı ve keyifler ehlisi. akılsız bir adam. çapkın ve göbekli. bu nasıl bir zeka saçlarını diken diken eden kıvrak bir zeka. tutuşmuş adamın saçları hızından. hızına ayak uyduramayan kızlara yüz vermez .salya sümük ağlatmak gerekir bazen kızları ancak o zaman anlarlar laftan. bazıları bunu sever. bazıları seyirdeler. şimdi keyifli bir pazar gününe uyanır ve kahvaltılarını hazırlamak için üç beş hoş sohbetle sevişmeye başlarlar. hafiftir yaşamaları ve keyiflidir zeytinleri bile o kahvaltı sofralarında uçuşur ruhları bir o tabağa bir bunun tabağındaki son lokmaya gülüşmeler duyulur konuşmalardan önce gelir gülüşmeler bazıları pazar sabahında gözlerinde çapaklar yastığında günlerin pis yağlı kokusunu çekerek içlerine ve zevk alarak kendi pisliklerinden ve tiksinerek kendilerinden uzanırlar yatağın içinde saatler isterse durmadan ilerlesin isterse gece çöksün bir anda odaya fark etmez yatalaklara günlerin sayısı bir değildir koşanlarla.

paragraf-1

“döndüm odama döndüm. gittiğinden beri fazla fikir yürütmedim. bir iki gece telefon bekledim. gelen olmadı adından kimseye söz etmedim. kimse bilmedi beni sevdiğini. nasıl bir gece geçirdiğimi. neler söylediğimi duymadı dinlememişti kaydı tutulmamıştı adam ortalıkta yoktu. önceki sabah tanımadığım bir çift bacak odamda. gülümsüyor bana. işte kitaplarım bunlar da. sonrası yok. bir merhaba bile demedi o günden sonra. bir iki kere ofisine uğradım çalıştığı yeri izlemiştim. bir gün ofisin camından dönerken yolda onu gördüğümü sanıp uzunca bir süre kalbimi nasıl durdurmam gerektiğini hatırlamaya çalışmıştım. koşarak nefessiz kalmış, sorarsa ne söyleyemeceğimi unutmaktan korkarak nefes almaya çalışıyordum köşeyi döndükten hemen sonra. karşıdan gelen kadını o anda farkettim. uzun kıvırcık saçlı endamı alımlı ve bir dolu güzel kadın edatı ve sıfatı ardı ardına hızlı ve kuvvetli adımlarıyla biraz yukarı biraz aşaığ her defasında ve aramızda benim kör bir topal olan adam bunlar aynı kaldırımda tam karşımda hızla birbirlerine yürüyor ikisi de birbirini görüyor. beni gören olmuyor. sessizim ben. biraz yavaşladım. olanları gözden kaçırmak istemeden hiç bir ayrıntıyı atlamadan bütün analizleri tam da o anda parlatmak amacıyla ve olacaklardan ölesiye korkarken ve dizlerim her an biraz daha zayıflarken her an biraz daha sanki hızlanarak kalbim. çoğunluk heyecanlı bir “şimdi ne olacak” merakıyla dolu yürüyorduk aynı kaldırımdaydık birbirlerini görüyorlardı yaklaştılar kadın yaklaştı adam uzaklaştı ben yakınlaştım derken bir korna sesiyle irkilenler oldu ne kadın aldırdı ne adam başını kaldırdı birbirlerine bakmadan uzaklaştılar ve kadın yaklaştıkça yaklaştı kenara kaydım kendimi silmek ister gibi o andan ve kendimden bilinmez korkularımdan bir kere daha uyanmamak için bu son diye duvara sürtmek ister gibi kara lekelerimi ve kamburumu çıkarıp silikleştim yanımdan geçti kadın yürümekten başka bir şey yoktu aklında rüzgarı burnumda zevk sahibi bir parfümeri eseri”

intiharım

boğazımı kesmeliyim. hiç duraksamadan bir çırpıda akıvermeli kanım. nefes borumdaki çığlığı salıvermeliyim. kanımla sulanmalı hıçkırığım. bir çırğıda kesmeliyim boğazımı. bir an bile duraksamadan.  bir saniye içinde kanlarım haykırmalı benim yerime. her yer kırmızıya boyanmalı. ölüm kırmızısı, yapışkan pıhtıları siyah.  asla romantik bir ölüm olmamalı. pis bir otel odasında, leş bir bar tuvaletinde çığlık çığlığa ölmeliyim.  nefretimi kusarak rahatlayabilirim ancak, dünyaya kanımı tükürerek. yüzüm bembeyaz kesilmeli ve gözlerim açık gitmeliyim. gözlerim yerlerinde fırlayacakmış gibi kocaman olmuş, ellerim morarmış, bedenim bir çuvaldan farksız pis döşemelere uzanmalı boylu boyunca. bu dünyaya bırakabileceğim en büyük hediye en büyük sanat eseri ölümüm olacaktır. nefretimi en yalın haliyle bir tek ölümüm anlatabilmeli. görenler nefret etmeli tiksinmeli gördükleri şeyden.

ölümüm sade nefreti yansıtmalı bakan gözler  tiksinmeli. merhametsiz acımalarına sıgınamamalılar yaşadıkları için şükredememeliler. gözlerinin önünden gitmemeli ölümün acılığı dillerini vurmalı. geceleri uykuları kaçmalı. varlıklarının verdiği acının intikamını ancak ölümümle alabilirim hepsinden.  

boğazıma dayadığım bıçak kör olmalı ya da paslı ya da domuz etine bulanmış. domuz kanına karışmalı kanım.

yaşamayı bırakmalıyım artık. yeryüzü günahkar ruhumun cehennemi. kaç kere ölüyorum her gece tüm dünya uyurken kaç parçaya bölünüyorum her kahkahayla.

mektup 3

hayır bayım,

dünya  bütün iştahıyla sönmeye devam ediyor. hiç var olmamış bir şimdiki zamanda her an kaybolduğumdan korkuyorum. güneşi görememekten yorgunum. madem ki mümkün değil başka türlüsü bugün mahkum değilim artık mutluluğa. yasak değil mutsuzluk bana. cebimde ıslanmış dün hayalleri, pabucumu taşa vura vura ağlamak serbest bugün bana. verin elinizi bayım, verin de anlatayım.

babam hakkında

demek öyle dedi ve dizime uzandı. hadi şimdi sen başla. başlıyorum bir dağ başında. yeşilin avucunda. anam ardımda, avlunun ortasında koca çınarın altında uzanmış dinleniyor. babam bahçeye dalmış sabahtan beri ortalıklarda gözükmüyor. küçüğüz o zamanlar. başım henüz kel değil. sesim henüt çatlamamış. evlere bakıyorum uzaktan. olmaz diyorum. bu iş böyle olmaz. hangi işe neden sinirlendiğimi çok da önemsemiyorum. sarışın bir köy çocuğunun daplara duyduğu öfke belki belki yalnızca karnım acıkmıştı huysuzluğum üzerimdeydi.aşağıdaki yolda köyün imamı gözüktü. siyah uzun cüppesi ve büyükçe bir sarığı vardı. uzunca bir fındık dalını asa niyetine eline almış düşünceli adımlarla yürüyordu. peşinden gelen küçük kız çocuğunu çok sonraları farkettim. onun da elinde ufak bir dal vardı, kuyruk gibi peşinden sallıyordu. köyün mezarlığı boyunca ard arda yürüdüler. küçük kızın kim olduğunu blmiyorum. kolları kıvrılmış eski bir kazak ve kırmızı bir eteği vardı. uzakta olduğu için mi göremiyordum yoksa ayakları çıplak mıydı bilmiyorum. mezarlığı geçtikten sonra ormanın içinde gözden kayboldu imam. bir süre sonra da küçük kız. tarladan babamın sesi duyuldu. anama sesleniyordu. yemek vakti gelmiş olmalıydı.

çamurlu ayakkabılarıyla elinden eksik etmediği asasıyle yeri gümbeterek bahçeden çıkığ avluda görüldü babam. yüzü kızarmış ter içinde kalmıştı. –de hayde ne duruyorsun hanım dedi kapının ağzında karpuzu içeriye taşıyan anama.

mektup 2

sevgili deniz merhaba,

niyet ettim sana mektup yazmaya. niyet etmek başarmanın yarısı. her şey birbirinin aynısı. mesela burnundan düşmüşüm ben babamın. yine de varamadığım en uzak yer onun yanı. ordu’dan bugün döndüm. bulanan yüreğim taşıyor. aklımın köşelerini kemiren bir kurt babam, yüreğimi deliyor. alıp veremediğim bir şeyler olmalı. bu hıncın bir sebebi olmalı.

tatilim az çok böyle geçti. yattığım yerden zehrimi akıttım sivri dilimle, sağa sola çarptım biraz dolandım, bolca yedim, içtim, düşündüğüm hiç bir şeyi yapmadan, annemin dizine utanmadan sıkılmadan bir kere bile yatmadan döndüm. iki kilo getirdim yanım sıra mutfaktan. iki kilo da vicdan azabı, baba tarafından. ordu güzel, sahil boyu yürüme yolları, parklar, parkurlar yapılmış. dalga sesi hiç eksik olmuyor. televizyon seyrettim yerine. saatlerce. akıllanmam. sanmıyorum.

sıkılır insan bu kadar mutsuz olunur mu?

olunur deniz bey’ciğim. bir sebep aramaya gerek var mı? bir solukta üç ömür mutsuzluk sayarım sana. mutlu olmak senin elinde. yeter ki iste. pozitif düşünce. düşünce gülümse. nasıl oluyordu bu işler? nasıl ayıklıyoruz taşları? ayıkladıklarımızı nereye koyuyoruz? mektubuma devam edebilmek adına burada gereğinden fazla oyalanmak istemiyorum. bütün düğümler şimdi değil.

sana bu mektubu cumartesi gecesi yazıyorum. eve henüz girdim. internetim yok. yazarken iki defa ara vermek zorunda kaldım. bugün hisler kanlı canlı üzerimde. suratım bir karış, gözlerim ışıksız ve kaşlarım çatık. kırpa kırpa kuru bir dal kalsa da yazdıklarım iyi geldi. boşalırcasına ağladım. kontrolsüz, bağıra çağıra. delirmekten korkmadan. ağlayan halime ağlamadan. ilk defa belki. şimdi keyfim yerinde. bu cümlenin hemen ardından ufukta belli belirsiz kara bulutlar ve annemin yorgun bakışları görünüyor bak. hemen oturuyor şimdi göz pınarlarıma iri damlalar. toparlayalım. daha fazlasına lüzüm yok.

yirmi gündür sigara içmiyorum.

bugün böyle. yarın yine yazacağım.  

mektup 1

“Sayın bayım,

gecikmeli postanız için üzgünüm. iskelede çok oyalandım. göz alabildiğince uzanan buz mavisi bir deniz ayaklarımın altında ve ben çıplak vücutlardan süzülen sularla sırılsıklam olmuş tahta bir iskelenin üzerinde kendimi ne yapacağımı bilemeden sinirden kıvranıyorum. kızgın güneşin altında bedenimi kavuruyorum.  bütün kararlılığımla iskelenin ucuna kadar gelip atlayamadan kendimi geri çekiyorum. kim bilir kaçıncı sefer dönüşü yorgunum. biliyorum ki kolay olacak, biliyorum korkmasam olacak, atladığım an olacak. bu sefer olacak. bu son. geriye doğru bir kaç adım açılıyorum, kararlıyım. evet, korkmuyorum. koşuyorum. şimdi. hadi. yok. yapamıyorum. çok vakit kaybettim. artık iyi kötü demeden, bırakıyorum.  yosunlu merdivenlerinden usulca iniyorum. ısınmış göbek deliğimde soğuk suyu ilk defa hissettiğim an bütün ürperiyorum. serinlik ense kökümde bitiyor.  yavaşça salıyorum gövdemi suya. en son ayaklarım kesiliyor merdivenlerden. son nefesimi veriyorum. sırayla ensem, kulaklarım ve nihayet başımın tamamı suyun altında. tek parça halinde ve saç diplerimle beraber derin bir nefesle süzülüyorum mavinin içinde. şimdiden ölesiye mutluyum. suyu ittirip bir çırpıda zahmetsizce çıkarıyorum başımı dışarıya.  şimdi güneş kızgın olmaktan çok uzak. güneş ıslak, serin ve sıcak. karşımda görkemli bir tepenin başına konmuş gölgeli bir çam ormanı. kimsesiz ve uzakta. artık insanlar yok. görmüyor, duymuyor ve bilmiyorum. artık yalnızca nefes alıyor ve nefes veriyorum. artık yalnızca suya batıyor ve çıkıyorum. uçar gibi hafifim, uçar gibi ağırlıksız. bir nefesle batıp, bir nefesle çıkıyorum. bir nefesle gömüldüğüm suları bir nefesle yırtıyorum. bir nefesle bırakıyorum kendimi ve bir nefesle eriyorum gökyüzüne. şimdi yırtılan denizden başka, şimdi suyun altından köpüren nefesimden başka bir ses yok.  şimdi yüksek kayalarla büyülü kara yeşil ve şimdi çizgi çizgi maviden başka renk yok. şimdi kulaklarım su, gözlerim tuz, burnum su ve ağzım tuz. şimdi bütün bedenim doyuyor.

denizin ortasındayım. kimse göremez ve duyamaz. sere serpe uzanıyorum güneşin altına, denizin üstünde, gökyüzü ayaklarımın altında. hacimsiz ve kimliksiz. bir ceset olduğumu düşlüyorum. karanlık bir kıyıdan bir gece gizlice denize bırakılmışım. kıpırtısız ve nefessiz. bir ceset oluyorum. bilinçsiz ve tepkisiz. deniz ne isterse onu yapıyorum. suyun üstünde gidip gelen cansız bir beden, ölü bir yosun parçası gibi. deniz anaları bu durumdan habersiz. yüzümü suya dönüp açıp kapıyorum yuvarladığım bedenimi. dört gözlü  dev bir deniz anası oluyorum. fır fır döndürüyorum eteğimi. fosforlu mor en sevdiğim renk. neden varım? kalabalık olmayan bir balık sürüsü gelip geçiyor altımdan. süslü eteğime bakmıyorlar. bir şeye baktığı yok zaten bu balıkların önlerinden başka. mutluluk da bir onlara mutsuzluk da. varsa yoksa yaşamak. bazen yaşıyor, bazen ölüyorlar. tek bir balık yok ki pişman olsun doğduğuna ya da efkarlansın dolunayda. keyfim yerinde suyun içinde.

mektubunu okurken kendimize mutsuzluğu yasaklayarak mutsuzluğa mahkum ettiğimizi düşündüm.  gelip geçmesi gereken, atlatılması gereken, üzerinde durulmaması gereken, hatta küçümsenmesi bile gereken geçici bir virüs sanki mutsuzluk. sanki bahsedilmesi bile utanç verici. mutluluğa mı mahkum ediyoruz acaba kendimizi? ya hiç ya hiç mutlu olamazsak? ömrümüzü yanlış bir doğru uğruna özgürce mutsuz dahi olamadan ya tüketmiş olarak uyanırsak bir sabah?”